Bir Dağ Anısı

   (Yazan: Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU)

    Dağlar, dağımdır benim.../ Dert ortağımdır benim...

SANDRAS DAĞI ANISI

Köyceğiz'den Fethiye'ye doğru uzanan karayolunun belli bir noktasından sola doğru dönen aracımız, Beyovası Beldesi’ni de ardında bırakıp dağa doğru kıvrıla, kıvrıla giden yolda ilerliyor. Aracın içinde 18 kişiyiz. Farklı yaşlardan, farklı kültürlerden, farklı mesleklerden oluşan bu 18 kişiyi aynı aracın içinde buluşturan ortak bir tutku var; Dağlar...

Yolun iki yanındaki devasa çam ağaçlarının iç içe girmiş kollarının oluşturduğu yeşil bir tünelin içinde ilerleyen aracımız, bizi yeni bir tutkunun kucağına bırakmaya gidiyor.Bu hafta sonu, Milas Doruk Dağcılık ve Bodrum Doğa Sporları Kulübü (BODOSK)'nün ortaklaşa düzenlediği Sandras Dağı kış etkinliğini gerçekleştirmek için Çöğenli Yaylası'na gidiyoruz. Geceyi yaylada geçirerek, ertesi sabah Sandras Dağı'na tırmanmayı düşlüyoruz.Günler öncesinden etkisi altına alan heyecan duygusu,varlığını hala koruyor.Ne de olsa, 2295 m. yüksekliğiyle Muğla ilinin en yüksek dağı olan Sandras'a çıkacağız. Yüksekliğinin ötesinde, bu dağın kendine özgü farklılığını biliyor olmamızda bu heyecanın varlığını hep canlı tutuyor..Zaten sahip olduğumuz bu ortak heyecan sayesinde, dostluklarımızı kısa sürede pekiştirmekte zorlanmıyoruz. Aracın içine hakim olan dostluk, her şeyi kolaylaştırıyor..Ekibimizin öncülüğünü,yaylaya ve Sandras Dağı'na daha önce bir kaç kez gelmiş olan Hıdır abi yapıyor.

Bu arada gökyüzü lacivert rengin en koyu tonuna bürünmüş durumda.. Yağmur ha yağdı,ha yağacak.. Açıkçası biraz suratlarımızı düşürüyor bu durum.. Öyle ya kar yağmayan kentlerde yaşayanlar olarak, Sandras Dağı'nda karşılaşacağımız kar en büyük beklentiyi oluşturuyordu.. Yine de aracın camlarına düşmeye başlayan yağmur damlalarından büyük keyif almaya başlıyoruz.Buğulanan pencerede açtığım boşluğa düşen yağmur damlacıkları çocuk gibi sevinçlere sokuyor beni..

Sazak Köyü'nü arkada bırakan aracımız, ardı sıra gelen dik virajları tırmanmaya devam ediyor. Oldukça yükseliyor olmamız, yaylaya yaklaştığımızın işareti oluyor. Bu arada, şiddetini artıran yağmur doluya dönüyor. Artık aracın motor gürültüsüne, birde camlarına vuran dolunun sesleri karışıyor. Nihayet 1250 m. rakımlı Çöğenli Yaylası'na ulaşıyoruz.

Karla kaplı bir yayla düşlerken, şiddetli bir yağmurun karşılıyor olması bile keyfimizi bozamıyor. Daha çok yaz mevsiminde kullanıldığı belli olan  yayla evlerinin oluşturduğu yerleşim yerinde koyu bir sessizlik hakim..Şiddetini artıran yağmurun sesine,bizim kahkahalarımız karışıyor.

Geceyi geçireceğimiz yayla evinin bacasından tüten duman, yaylaya yaşam katıyor. Ocaktaki ateş bedenlerimizi, türküler ruhlarımızı ısıtıyor. Yağmur,yerine kar yağışına bıraktığında gece epeyce yol almış durumda... Biraz önce yağmurun yarattığı su birikintileri, bembeyaz bir pamuk tarlasına dönüşüyor. Çocuk gibi seviniyoruz. Üstelik Dolunay artık kimliğini daha fazla saklayamayıp, adeta gökyüzünü yararcasına ışıltısını Çöğenli Yaylası'na sunuyor. Bir kısmımız, dışarıdaki soğuğu ve toprağı örten karı aldırmadan yaylada yürüyüşe çıkıyoruz. Kah elma ve kestane ağaçlarının, kah teneke çatılı evlerin arasında yaptığımız yürüyüşe Dolunay da eşlik ediyor.. Sandras Dağı tüm güzelliğini sergiliyor bu sırada.. Dolunay'ın ışıltısı kardan elbise giymiş gibi görülen dağı aydınlatıyor. O saatte gerçekleştirdiğimiz gezintiye doyamıyoruz, ancak sabah çok erken yola çıkacağımızı düşünerek eve dönüyoruz.

Uyku tulumlarımızın içine iyice sokularak, geceye teslim oluyoruz.

Gün ışıdığında yola düşüyoruz. Önümüzdeki toprak yol, bizi Sandras Dağı'na doğru götürüyor.. Bir süre sonra, yayladan uzaklaşıyoruz. Elma ağaçlarının yerini artık çam ağaçları almaya başladı. Kar toprağı örtmüş durumda olsa da, yürümeyi zorlaştırmıyor. Zaten arada çıkan güneş, bazı bölgelerde toprağı çıplak bırakmış. Sandras Dağı'nın zirvesi, panoramik olarak görüş alanımızın içinde oluyor hep. Doğa, bu görüşümüzü oyuna dönüştürüyor. Bazen yoğun sis dağı perdelediği gibi, bazen de sisin dağılmasıyla birlikte tüm çıplaklığıyla bize sunuyor. Çok rahat ve keyifli bir tempoda ilerliyoruz. Karla kaplı stabilize yolun kenarındaki siklamen çiçeklerini görmek güzel bir sabahın başlangıcı oluyor. Yapraklarını karın üstüne yaymış olan siklamenler, eflatun renkli çiçekleri ile adeta günü selamlıyor.

Önümüzdeki tepeyi ulaşmamızla birlikte, epeyce yükseliyoruz. Aslında ulaştığımız her tepe, bir başka tepenin habercisi oluyor. Bu durumda, bizi dağla iç içe yapıyor. Ve bu iç içelikte, Sandras'ın sahip olduğu bütün güzellikleri bizimle paylaşmasını sağlıyor. İşte şimdi yanından geçmekte olduğumuz dere onlardan biri.. Küp şeklinde,özenle kesilmiş gibi duran kırmızı taşların arasından kıvrılıp giden suyun görüntüsü adeta suluboya bir tabloya andırıyor. Bu tabloyu,beyaz bir çerçevenin içine almış görüntüsü veren karın varlığı da ayrı bir renk katıyor elbette..

Sandras Dağı'nda bulunduğumuz sürece dağdan süzülüp gelen su, çeşitli biçimlere bürünerek hep önümüze çıkacak. Bazen kristal berraklığında akan pınarlar olarak, bazen bir dereye dönüşen, bazen usulca süzülüp gelen, bazen setlerin sayesinde küçük şelalelere dönüşen, bazen tek sıra akıp giden, bazen de her yerden çağlayan görüntüsüyle hem gönül güzelliğimize hem de susuzluğumuza deva oluyor.Şimdi önünde soluklandığımız çeşmede bu farklı biçimlerinden biri...Yöre halkının ''Ali Çeşmesi'' olarak isimlendirdiği bu çeşmeden akan suyun görüntüsü benzersiz.... Çeşmenin isminden de anlaşılacağı gibi, Sandras Dağı çeşitli yerleşimlere de ev sahipliği yapmış. Derler ki; yüzlerce yıl önce Erzurum-Horasan'da bir medresede okuyan yetmiş iki 'Eren' ellerindeki asaları atmışlar. Bu asalardan beş tanesi Köyceğiz yöresindeki dağlara düşmüş. Çiçekbaba (Sandras) Dağı, Ölemez,Çaldağı, Aygır ve Şimşir dağlarında asalarını bulan 'Erenler' dağların ululuğuyla birleşmişler.

Yönümü dağa doğru değil de, ardımıza doğru çevirdiğimde beni karşılayan büyüleyici manzara bu düşüncelerden sıyrılmama neden oluyor. Birbiri üstüne binmiş görüntüsü veren irili ufaklı dağların ardında görülen Köyceğiz Gölü bu büyüleyici manzarayı tamamlıyor. Aslında Sandıras Dağı'nın her köşesinde bir sürprizle karşılaşmak hiç şaşırtıcı gelmiyor artık. İşte geçmişte su değirmeni olduğu belli olan, önünde çınar ağacı hele saçaklarından sarkan buzlar ile bir kartpostal görüntüsü veren şu yapıya ne demeli..

Bütün bu hoş sürprizleri ardımızda bırakıp, önümüzdeki dik yamaca doğru tırmanmaya başlıyoruz Açıkçası biraz zorlanıyoruz... Gerçektende dik bir yamaçtayız. Dikliğinin ötesinde, karın içinde tırmanmamız gerekiyor. Kar her yeri beyaz bir yorgan gibi kaplamış. Bu durum, atacağımız adımları önemli kılıyor. Zira yirmi-otuz santim kalınlığındaki kar, riskleri de beraberinde getiriyor.

Bu yüzden, tek sıra şeklinde ve öncüyü takip ederek yürüyoruz. Hepimiz bir önümüzdeki arkadaşın karda bıraktığı ayak izini basarak yürüyoruz. Bu şekilde yanlış bir yere basma riskini azaltmış oluyoruz.

Düzlüğe çıktığımızda rahatlıyoruz. Artık 1700 m rakımlı yükseklikteyiz. Zorlu bir tırmanışın ardından, beyaz örtünün üstüne kendimizi bırakıyoruz. Ardımızdaki boşluk, yine muhteşem bir manzara sunuyor. Sis perdesinin, bir saklayıp bir gün yüzüne çıkardığı dağları izlemeye doyamıyoruz. Ancak çıkabilecek bir tipi, yağması olası bir kar düşüncesi yolumuza devam ettiriyor. Artık beyazın içindeki renkli noktalar gibiyiz. Kar kalınlığı elli santim ile bir metre otuz santim arasında değişiyor. Yine bu durum dikkatli adımları beraberinde getiriyor.. Desem de, kar boşluğuna denk gelen adımlar zor ve keyifli anları da beraberinde getiriyor. Ağaçlardan öbek,öbek karlar düşüyor.. Rüzgar hiç susmak bilmiyor.

Düşe kalka, güle oynaya Sandras'ın yaklaşık iki bin metrelik yüksekliğine ulaşıyoruz. Zirve gözlerimizin önünde... Müthiş bir görüntüyle karşı karşıyayız. Şimdi daha iyi anlıyorum Sandras'ın ismine yüklenen keyifli öyküyü... Yöre insanları,çevre dağlarının birbirlerine akraba olduğuna inanırlar. Hatta Çal Dağı ile Çiçekbaba(Sandras) Dağı kardeştirler. Ama Atkuyruksalmaz Dağı ile Çiçekbaba Dağı pek geçinemezmiş. Hatta bu yüzden birbirlerine topa tutmuşlar. Çiçekbaba'nın attığı her top, Atkuyruksalmaz Dağı'nı yarı beline kadar yarar. Bunun üzerine Atkuyruksalmaz Dağı demiş ki; ''Sen benden 'Dıraz'sın(büyüksün) ''...Ve o gün bugündür bu dağa 'Sandıras' denilirmiş.

İşte böylesine bir dağın eteğindeyiz. Ve zirve gözlerimizin önünde.. Ancak yoğun sis,olası tipi,karın yumuşak olması riske girmemize engel oluyor. Çünkü yumuşak kar, karda yürüyüşü oldukça zorlaştırıyor. Bulunduğumuz iki bin metre yükseklikte, yönümüzü zirveye doğru değil de dönüşe doğru çeviriyoruz.. Ne de olsa 'dağ ile inatlaşma olmayacağını' iyi biliyoruz.. Nermi Uygur hocanın nefis kitabı 'Yaşama Felsefesi'ndeki ''..Doruğu ele geçirmek için yola çıkanlar, dağdan bir şey anlamazlar. Gerçek dağcı,dağı sözümona bitirmekten çok dağda geçen zamanı seven kişidir.Dağcı olanca varlığıyla dağda yaşadığı zamanı üstün tuttuğu içindir ki dağa tırmanır. Doruk ancak dağda yaşanan zamanın bir parçası olarak önemlidir. Dağ doruk değildir. Dağcı, doruk için değil kendisi için, dağdaki-kendisi için dağa çıkar. Doruk bir bakıma, dağ yaşamının aracıdır. Dağa, doruğun aracı gözüyle bakamaz dağcı.. Dağcının amacı; kendini bulmak, kendini bilmektir. Belli bir şey için değil, yeniden doğmak için çıkılır dağa...'' cümlelerini anımsamadan edemiyorum.

 Dağın öte yüzünden inişe geçiyoruz. Tabi ki kar kalınlığı, bu inişi de kolaylaştırmıyor. Ama biz yinede,oyuna ve keyfe dönüştürmeyi biliyoruz inişimizi..

Uzun süren bir yürüyüşün sonunda ulaştığımız tepeden, Çöğenli Yaylası'nı görebiliyoruz. Artık kar içinde yürümekten sıyrılmış durumdayız. Arkama bakıp Sandras Dağı’na bir kez daha bakıyorum. Gördüğüm heybetli görüntü  karşısında 'Dırassın' diye mırıldanmaktan kendimi alamıyorum.

Sırt çantamı omuzuma atıp, önüm sıra giden arkadaşların ardından bizi yaylaya götürecek patika yola doğru yöneliyorum. Yeniden doğduğumu hissederek..

                       Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU