IŞIK ÜLKESİNE YOLCULUK (LİKYA YOLU İKİNCİ ETAP)

Yazı:               Aynur Buran
Fotoğraflar:    Nedim Cingöz 

Herşey Bodosk'un etkinlik listesine Likya Yolu yürüyüşünü koymasıyla başladı...Özellikle şehir yaşamına ve rahatına alışmış benim için çok büyük bir heyecan olmuştu Likya Kampı.. Çadır kurmak, uyku tulumlarında uyumak...Bunların hepsi ben ve benim gibi ilk defa kampa giden arkadaşlarımda heyecan yaratmıştı.

Biz doğa ve tarih tutkunu 13 kişi, sanki yeryüzünde mevcut olmayan bir cennete doğru yolculuk yapmaya hazırlanıyorduk. Hepimizin içinde, bilinmezliğin verdiği Işık Ülkesinde yapacağımız yürüyüş yolculuğunun heyecanı vardı. Işık Ülkesi Likya yolu kampı, o haftaya damgasını vurmuştu. 'Acaba şunu mu alsam? Bunuda mı alsam?' diyen heyecanlı bekleyiş aldı hepimizi.. Yola çıkmadan, bekleyiş heyecanımız, geçeceğe benzemiyordu. Nihayet Işık Ülkesi Likya Yoluna yapacağımız yolculuk anı gelmişti... Hepimiz sevinçle yola koyulduk.


 
Yolculuğumuzun ilk molasını, akşam yemeğimizi yemek üzere Köyceğizde veriyoruz. 4-5 saatlik bir yolculuktan sonra Fethiye Alamut'a (EŞEN) saat 24.00 civarında ulaşıyoruz. Gecenin verdiği ayazla birlikte tarlada çadırlarımızı kurup geceliyoruz.



Sabahın ilk ışıklarıyla Işık Ülkesinde saat 06.00 da uyanıyoruz. Sabah saatlerinin sessizliğini son yudumuna kadar hissetmekle birlikte serin bir sabah karşılıyor bizleri.. Hemen çadırlarımızı toplayıp kahvaltımızı ettikten sonra, saat 07.30 gibi Alamuttan yürüyüşümüze başlıyoruz.. İlk hedefimiz Sancaklı ve Boğaziçi köyünü takiben, Sidyma Antik Kenti ve daha sonra Bel Köyüne ulaşmak oluyor. Sabah 07.30 da başlayan yürüyüşümüze eşsiz doğa, tüm içtenliğiyle bizlere eşlik ediyor. Sabah saatleri ilerledikçe güneş önce kıyafetlerimizi daha sonra bedenimizi ısıtıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla bizi karşılayan serinlik yerini, güneşin gökyüzünde gülümsediği bir bahar sabahına dönüşüyor..



Önce köy yolunda yürüyoruz, daha sonra Likya Yolu tabelası altında toplu fotoğrafımızı çekip patikadan işaretlerin bizi yönlendirdiği istikamete doğru yola koyuluyoruz.



Hedefimiz orman içindeki dik ve zorlu patikadan tırmanarak, öncelikle dağların arasına saklanmış SIDYMA antik kentine varmak... Bizleri tarihin ve doğanın kucağına götürecek olan kırmızı ve beyaz işaretler rehberimiz oluyor. Yüzyıllardır Likyalıların kullandıkları patikalardan yavaş adımlarla yükselirken, doğanın kendine ait sanatı hepimizi büyülüyor. Karşımıza yol kenarlarında bulunan küçük su pınarları çıkıyor. Buz gibi sularla yüzümüzü yıkıyor ve serinliyoruz. Yürürken hangi tepe hangi vadiden geçeceğimizi bilememenin merakı ve ıssız doğayla başbaşa kalmanın huzuru bedenimizi ve ruhlarımızı dinlendiriyor..Biz doğa ve tarih tutkunlarına inanılmaz güzellikler sunan Antik Likya Döneminin gizemini hissederek, fazla insanın yaşamadığı ova ve dağ köylerinden geçiyoruz. Çeşme başında sularımızı tazeleyip, sık sık durup çektirdiğimiz fotoğraflar ile o muhteşem anları ölümsüzleştirdikten sonra, defne ağaçlarının mis kokuları içinde Sidyma Antik Kentinden ayrılıp Bel Köyüne doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz.



Likya yolunda parkurları burası kolay ya da burası zor diye ayırmak pek kolay olmuyor; çünkü her parkur düz bir yürüyüşten birden tırmanışa, sonra da sakin bir patikaya, ya da deli gibi dik bir inişe dönüşüveriyor.. Orman içi, açık arazi, dere kenarı, harika deniz manzaralı uçurum kenarı, kayalık veya çarşaklı bir çok türlü patikalar karşılıyor bizleri.



Çam ağaçlarının arasında yemek molası veriyoruz. Yemek molası bitince çamlarla kaplı ormanların ardından düz bir patika yoluna giriyoruz. Yol boyunca kaplumbağalara kuzu ya da keçilere rastlıyoruz. Gördüğümüz her keçi yavrusunu ya da kuzuyu kucağımıza alıp sevmeden oradan ayrılmak hepimize zor geliyor..


 


Ruhumuzu okşayarak iç dünyamızda dinginlik yaratan doğa eşliğinde Bel Köyüne varıyoruz... Bir yandan tabiatın güzelliklerine hayran kalıp, bir yandan da YEDİBURUNLARI izlerken büyüleniyoruz. Kartpostallara mekan olmuş Yediburunların büyüleyici maviliği tüm yorgunluğumuzu alıyor. Gey köyüne doğru ilerlerken gözlerimiz, Yediburunların maviliğinde dalıp kayboluyor...



Gey köyüne vardığımızda yudumladığımız enfes demli çaylar, tüm yorgunluğumuzu üzerimizden atıyor. Aracımızla tekrar Bel köyüne dönerek geceyi geçirmek üzere çadırlarımızı kuruyoruz. Akşamüstü denize batan güneş, tüm kızıllığıyla kamp kurduğumuz dağı alev gibi sarıyor... Etrafımızdaki inanılmaz sessizlik ile hafifçe esen rüzgarın fısıltısı bizleri iyice ağırlaştırıyor.. Hava kararırken masalımsı görüntüsüyle güneş, renk cümbüşleri yaratarak denize kavuşuyor... Sanki o an, zaman duruyor...



Güneşi denizde batırıp yıldızlara merhaba derken, kamp ateşimizin sıcaklığı ile sıcak dost sohbetleri birleşiyor. Korda pişen sucuk ekmeklerimizi yiyip, sıcak dost sohbetlerini kamp ateşi sıcaklığında yaptıktan sonra ertesi güne yeniden merhaba demek için uyku tulumlarımıza giriyoruz...



İkinci gün saat 06.00 da gözlerimizi açıp çadırımızdan dışarı çıktığımızda topraktan çıkan serin havayı ciğerlerimize çekiyoruz... Sabah çayını içmeden gitmek olmaz... Çantalarımızdan çıkan peynir, zeytin , sucuk Halil İbrahim bereketinde olan kahvaltı keyfimizi zenginleştiriyor... Saat 7.00 gibi gizemli Işık Ülkesindeki yürüyüşümüz yeniden başlıyor.



İlk hedefimiz bu kez PYDNEE antik kenti, daha sonra LETOON VE XANTHOS antik kentleri oluyor.. Pırıl pırıl güneşli, yemyeşil tabiatın içinde kuş sesleri ile kurulmuş ilahi orkestranın sesleri hepimizi canlandırıyor. Baharın gelişiyle ortaya çıkan renk cümbüşüne hayran kalıyoruz. Bir yandan Antalya’dan Fethiye'ye çarşaf gibi uzanan masmavi dingin bir deniz; diğer yandan yeşilin değişik tonları arasında kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek binbir renk cümbüşü....Duygunun , coşkunun kulaklara fısıldadığı nağmelerle dolu bir ortam... Yürüyüşümüzün en keyifli yanını, Işık Ülkesinin muhteşem manzaralarına tanık olmamız oluşturuyor. Kafamızı çevirdiğimiz her an , bir daha unutamayacağımız masalımsı manzaraları hafızamıza kazıyan kart postal manzaralar, tüm yorgunluğumuzu gideriyor...



Patara Kumsalı tepeden önümüze seriliyor...Bir başka antik kent olan LETOON'a ulaşıyoruz. Kendisini kovan çobanlardan intikam almak için onları kurbağaya çeviren LETOON'un tanrılar tanrısı ZEUS'tan olan ikizleri APOLLON VE ARTEMİS'in tapınağı yanıbaşında.... Daha sonra canlar pahasına tutsak olmayı reddeden savaşçıların yaşadığı Likya kenti XANTHOS....Anadolu'nun en eski halklarından biri olan Likyalılar Teke Yarımadasını kendilerine yüzyıllar boyu yurt edinmişler...



Keyifli olan yürüyüşümüz Çavdır, Çaylı, İnpınarı ve üzümlüye vardıktan sonra Işık Ülkesindeki yürüyüşümüz son buluyor..Yavaş yavaş dönüş hazırlıkları başlarken, aslında hiç kimse dönmek istemiyor.. Sanki zamanı durdurmaya çalışıyoruz. Oysa gücümüz ve zamanımız sınırlıydı ve Işık Ülkesinde yaptığımız yolculuk sonsuz değildi... Sanki bilmediğimiz bir ülkede ve bilmediğimiz yollarda şehirdeki kimliklerimizi unutmuş, kendi içimize yolculuk yapıyorduk.. Şehrin bizleri esir aldığı mekanik seslerden kaçıp, 3 günlük yüreğimize yaptığımız yolculuğumuzu sona erdirmek kolay olmuyor... Konakladığımız menzillerdeki güzellikler adeta bizi kendimize unutturmuştu...O an O ışık Ülkesindeki muhteşem doğaya sahip olmaya kalkıyorsunuz; Oysa bizler gibi daha niceleri konaklamış ve göçüp gitmiş bu yollardan... Kimbilir, belki onlarda sahiplenme arzusuyla bakmışlardır tıpkı bizler gibi... Oysa hiçbirinin izi bile kalmamış geçip gittikleri bu yollar üzerinde...Bizlerin de bir farkı olmayacaktı önce gidenlerden...Bir sonraki gelecekler de aynı şahitliği yapacak IŞIK ülkesinde...


        

Yüreğine yolculuk ateşi düşürenler, dağların zirvelerinden, ırmak kenarlarından ıssız koylara uzanan Likya Yolunda keşfedilecek çok şey olduğunu göreceklerdir. Aslında bir vadinin, bir parkurun, ya da doğanın tadına bakmanın gerçek anlamda yaşamak olduğunu, Işık Ülkesi Likya yolunda yaptığımız muhteşem ve keyifli olan bahar yürüyüşümüz öğretiyor bizlere... Dönüş yolunda hepimiz doğanın ve tarihin koynunda mücevher gibi saklanan ışık Ülkesi Likya'yı hafızalarımıza kazınmış bir şekilde tatlı ve mutu bir yorgunlukla yanımızda götürüyoruz, ve bir sonraki Likya yolu Yürüyüşünde buluşmak üzere ayrılıyoruz.

 -Aynur Buran - 18 Mart 2012